Hiçbir şey hakkındaki romanın girişi

“Ben bir sinemacıyım, çevremde yaşananlara karşı bir göz ve anten olmayı görev sayıyorum; zor durumdakilerle, kafası karışanlarla, yanlışların ortasında kıvranan ve çıkış yolu arayanlarla dayanışma halindeyim” diyen, “hareketli ve yaşayan sinema” söylemine uygun biçimde film çekmenin, dostlarla konuşmaya ve bir manzara karşısında sükûnetle oturmaya benzediğini düşünüp kamerayı eline aldığında bilgece bir tavır takınan, uzun yürüyüşlerin anlatıcısı, yalınlığın ve sıradanlığın sinematografik ve estetik olabileceğini gösteren, yerüstü kadar yeraltını da önemseyen, mükemmelden öte özgürlüğü savunan, sinemayı ve şiiri yan yana getiren bir yönetmendi Jonas Mekas.

Film endüstrisinin mabedi sayılan Hollywood’dan dünyaya yayılan film algısını ters yüz ederek yeni yollar açan Mekas; bulmak için kaybolmak gerektiğini, günlük tutan bir tarihçi misali şehirlerde, olaylar ve insanlar arasında, ülkeler ve seyahatlerde anlatmıştı. İmgelerin gezindiği bellekteki kayboluşu betimleme de hatıraları yeniden üretme de dahildi buna.

Söz konusu çabası sırasında, yaşamından parçaları art arda dizdiği ve adeta sahne sahne, plan plan ördüğü metinler de kaleme almıştı Mekas. Bunlardan biri de benliğinde iz bırakan geçmişi ve bugünü karşılaştırdığı, Olympia De Lux’ünden ilham alarak yazdığı ‘Manuel Bir Daktilo’ya Ağıt’tı.

‘YAZMAK ÇOK CİDDİ BİR ŞEY’

“Litvanya’da bir şair olarak tanınıyorum ve filmlerimle ilgilenmiyorlar, Avrupa’da bir sinemacı olarak tanınıyorum ve şiirlerimi bilmiyorlar ama ABD’de sadece başınabuyruk birisiyim” diyen Mekas’ın şiiri ve sinemayı buluşturduğu, benliğinden ödün vermediği bir anlatı ‘Manuel Daktiloya Bir Ağıt’. Görmenin, yazmanın, hatırlamanın ve değişimin kaçınılmazlığını kavrama metni, yönetmenin, hiçlik ve var olma, hareket ve durgunluk arasında gidip geldiği satırlardan oluşuyor.

“Kağıt israfı” diye nitelediği bilgisayar teknolojisi ortamında, rulolar ve daktilonun başrolde olacağı bir romana hazırlık ya da onun eskizleriymiş gibi okunabilir bu anlatı. 1990’ların ve 2000’lerin, hatta daha evveliyle günümüzü karşılaştırmayı düşünürken gözüne takılan daktilo, kağıtlar ve bilgisayar, Mekas’ın yaşamının bir özeti. Hiçbir şey hakkında, küçük ayrıntılara ve sıradanlığa ilişkin, sonunu kestiremediği bir romanın girişi.

Manuel Bir Daktiloya Ağıt, Jonas Mekas, Çevirmen: Baran Bilir, 53 syf., Lemis Yayın, 2023.

Kağıtlardaki boşluk ve onun derinliği, masada duran daktilosuyla yapabileceklerinin sınırsızlığı ve hayatına yeni yeni giren bilgisayarın benliğinde yarattığı yabancılık hissi, Mekas’ı hem heyecanlandırıyor hem de tedirgin ediyor. Bunların tamamı akışa ve kopuşa, düşünmeye ve düşünmeksizin eyleme geçmeye denk geliyor. Zorunluluklar, coşku ve kuşku da cabası: “Kağıt ve daktilo. Kağıt görmeyegöreyim, hemen yazmayı düşünürüm, daktilo görmeyegöreyim, çılgına dönerim. Yazmanın başka hiçbir şeyle pek ilgisi yok. Kağıt ve daktilo, hepsi bu.”

Karşısında duran daktilo, kağıtlar ve bilgisayar Mekas’ın aklına metinle, kelimelerle ve yazma eylemiyle ilgili fikirler ve sorular üşüştürüyor. “Edebiyatın gerçek dünyayla ilgisi olmadığını”, kendisine itici geldiğini ve kalıplardan uzak durduğunu düşünüyor mesela. Hikayesini ve konusunu bulması gerektiğini, yazarken unuttuğu büyük hikayeyi hatırlayacağını da… Bu sırada anımsadığı bir şey var: “Yazmak çok ciddi bir şey. Kelimeleri üretir, kelimeler de cümleleri, cümleler de birbirine bağlanmak istediğinden onları nasıl bağlayacağımızı düşünmeye başlarsınız, bir tür mühendisliktir yazmak.”

Yazma hazırlığının yanı sıra daktilosuyla kurduğu ve bazen gerilimli bir hal alan ilişkiyi de anlatıyor Mekas. Tuşlar, şerit ve taktığı kağıt, “nevi şahsına münhasır” daktiloyla mücadelesine yön veren ve inişli çıkışlı hikayelerini anlatmasını sağlayan önemli aktörler. Aynı zamanda kopuşları ve başlangıçları ifade etmesini kolaylaştıran (bazen de zorlaştıran) birer yoldaş.

“Daktilograf” Mekas, düşünmeden yapma ve yazmanın keyfini, bunun kimi anlardaki güçlüğünü anlatırken noktasız virgülsüz ilerliyor çoğunlukla. Parmakların ve beynin aynı ölçüde düşünme kabiliyetine sahip olduğunu söylüyor.

‘EKSİKSİZ VE ‘İDEAL’ BİR HAYATIN DIŞINDA

Sürekli kopan kağıt rulosunun ve bilgisayarın, yavaş yavaş geride kalan hakiki zamandan ayrılışı temsil ettiğini ve buna daktilosuyla direndiğini anlatan Mekas; kağıdın, şeridin ve merdanenin gerçekliğinin karşısına yeni çağın sanallığını koyuyor. Kağıda dokunmanın ve orada oluşan lekelerin, yaşamdaki endişe ve tedirginliklerini azalttığını söylüyor.

Hızla geçip giden zaman gibi miadını doldurmak üzere olan daktilosuyla kaybolmuş şeyleri aramaya dair bir hikaye yazmaya koyulan Mekas, yerini değiştirdiği nesneleri can havliyle bulma çabasını da kâğıda dökmeyi planlıyor. Bu da başlı başına bir hikaye zaten; “hiçbir şey asla kaybolmaz, bu romanın ana fikri bence bu, şayet bir ana fikir icap ediyorsa” ifadesi de parmaklarıyla düşünen Mekas için meselenin özü.

“Eksiksiz” ve “ideal” bir hayatın parçası olmak istemeyen Mekas, eli kağıda ve daktilo tuşlarına değdiğinde geçmişle, hatıralarıyla ve tamamlanmamışlığıyla bağ kuruyor. Böylece yazmanın kıymetini anlıyor: “Önemli olan yazmaya devam etmem. Okuyup okumayacağınızın bir önemi yok. Çünkü önemli olan, tuşlara basmak, Olympia De Luxe’ümle, parmaklarımla, bu harflerle, çok kısa olduğu için aşağı yukarı her beş dakikada bir sarmak zorunda olduğum bu şeritle aramdaki ilişki-hepsi bu, dostlarım. Bunun edebiyatla bir alakası yok.”

Rüyayla gerçeğin birbirine karıştığı, belli anlarda yaşamdan koptuğu bir roman yazma ya da yazmaya bir türlü başlayamama süreci eşliğinde, daktilosuna kağıt takarak kaleme aldığı ağıtla Mekas, duyumsadığı coşkuyu ve hissettiği tedirginliği, arayış ve arzularını yansıtıyor okura. Tıpkı filmlerindeki gibi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx